İŞ HUKUKUNDA İBRANAME

İş sözleşmesinin tarafları anlaşarak sözleşmeyi her zaman sona erdirebilirler. Fesih, sözleşmenin taraflarından birinin sözleşmeyi sona erdirmeye ilişkin irade açıklamasıdır. Bir diğer ifade ile sözleşme, taraflardan birinin  irade açıklamasıyla geleceğe yönelik olarak ve karşı tarafın kabulüne gerek olmadan ortadan kalkar. İşte bu noktada iş sözleşmesinin sona ermesi ile ibraname imzalanması gündeme gelecektir. Bu yazımızda ibraname nedir, ibranamenin geçerlilik şartları nelerdir, hangi durumlarda ibraname geçersiz sayılır gibi başlıkların üzerinde duracağız.

1. İbraname Nedir?

Hukukta ibra; aklanma, temize çıkma gibi anlamlara gelmektedir. İş hukuku anlamında ibraname ise alacaklı durumunda bulunan işçinin veya işverenin borçlu durumundaki işçi veya işverene  karşı sahip olduğu bir veya birden fazla alacağını ortadan kaldıran; onu geçmişe dönük olarak ibra ettiğini gösteren belgedir.

Bir başka anlatımla ibraname, işçi ile işveren arasındaki iş ilişkisi sebebiyle doğan borçların sözleşme ile sona erdirilmesidir. Buna ”ibra sözleşmesi” denir. İbraname imzalayan işçi dava açabilir ve kıdem tazminatı ile eksik ödenen işçilik alacakları varsa bunları daha sonra da alabilir. İbra sözleşmesi, borç ilişkisinden doğan belirli bir borca ilişkin yapılır. Örneğin iş sözleşmesinde işverenin işçiye ücret ödeme borcu varsa, işveren işçiyle ödenmeyen ücret alacaklarına ilişkin ibraname imzalayabilir ve bu durumda belirlenen borçlar ortadan kalkar. Ancak, bu durum işçinin kıdem tazminatını veya fazla mesai alacaklarını etkilemez.

2. İbranamenin Geçerlilik Koşulları Nelerdir?

İbranamenin geçerliliği TBK 420/2 maddesinde düzelenmiştir. Buna göre düzenlenecek ibranamenin hüküm doğurabilmesi için belli başlı şartları sağlaması gerekir. İnceleyecek olursak:

– İbraname yazılı olmalıdır. Bunun anlamı, yazılı bir metnin olması gerektiği ve bu metnin altında işçinin imzasının yer alıyor olmasıdır. İşçinin herhangi bir ortamda alacaklarını aldığını beyan etmesi sms, telefon kamera kaydı vs. hukuken bir anlam ifade etmez.

– İş sözleşmesinin sona erdiği tarihi takip eden bir aylık süre sonrasında imzalanmış olmalıdır. Yani, işçinin işten ayrılması ile ibraname vermesi arasında en az bir ay olmalıdır. Bunun amacı, işçinin ibra sözleşmesi yaptığı sırada işverene olan muhtaçlık durumunun sona ermiş olmasıdır.

– İbranameye konu olan alacağın türü ve miktarı ilgili metinde açık ve net bir şekilde yer almalıdır. Örneğin ‘çalıştığım süre boyunca her türlü hakkımı aldım, hiçbir hak ve alacağım yoktur.’ şeklindeki beyanlar geçerli sayılmayacaktır. Her hak türü, kalem kalem ve miktar miktar yazılmalıdır.

– İşçiye yapılması gereken ödemeler hak tutarına nazaran eksiksiz ve banka aracılığıyla yapılmış olmalıdır. Banka hesabı metinde yazdığı şekli ile bizzat işçi adına açılmış bir hesap olmalıdır. Bu özellikleri taşımayan ödemelerin ibraname ile ödenmiş sayılması mümkün olmazBütün şartlar sağlandığı taktirde, ibra sözleşmesinde aksine bir hüküm de yoksa asıl alacak ile faiz, rehin, ceza koşulu gibi fer’i haklar da sona erer. Ancak alacaklı, işlemiş faiz veya gerçekleşmiş cezai şart alacağını saklı tutmuşsa, ibraya rağmen bunlar varlıklarını sürdürür.

3. İbraname İmzalayan İşçi Ne Yapabilir?

Yukarıda sayılan şartlarda eksiklik olması durumunda, ibraname imzalayan işçi ibraname ile bağlı değildir. İbranamenin tutar içermesi ancak belirtilen tutarın gerçek alacağı göstermemesi hâlinde ise ibraname içerdiği miktarla sınırlı olarak makbuz niteliğinde sayılacaktır. İşçinin hak ettiği tutarın tam olarak ödenmemesi hâlinde makbuz niteliğindeki ibraname, işçinin ödenmeyen veya eksik ödenen tutarı talep etmesine engel teşkil etmeyecektir. Bu kapsamda işçi, yasal haklarını işverenden talep edebilir. Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve diğer işçilik alacakları için noterden ihtarname çekerek ödeme için makul bir süre verilmeli, tanınan mühlet içinde işveren ödeme yapmazsa iş mahkemesinde dava açılmalıdır.

4. İlgili Yargıtay Kararları:

A. İş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkündür (Yargıtay 9. H.D. 13.01.2014, E. 2011/51524, K.)

B.İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez (Yargıtay 9. H.D. 13.01.2014, E. 2011/51524, K.

Tüm bu açıklamalar ve kanun hükümleri ışığında iş hukukunda borcun sadece ibra imzalamak ile sona eremeyeceği, her şekilde ifanın gerektiği ve dolayısıyla ibranamelerin çoğunlukla kanuna aykırı şekilde düzenlendiğini görmekteyiz. İbraname sadece ispat açısından bir belge niteliğindedir. İbranın iş hukukunda kullanılabilmesi için şartlarının buna uygun hale getirilmesi gerekmektedir.

VERBİS’E KAYIT ZORUNLULUĞU

Binlerce işletmeyi ilgilendiren Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi (VERBİS) için geri sayım sürüyor. Kişilerin özel nitelikli verilerini elinde tutan eczane, klinik, dişçi ve rehabilitasyon merkezi gibi kurumların 31 Mart’a kadar, kısa adı VERBİS olan Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi’ne kaydını yapması gerekiyor. Kurumların yüzde 10’u bile işlemlerini henüz tamamlamadı. Yapmayanları 2 milyon liraya kadar ceza bekliyor.

Kişisel ve özel verilerin önemi kadar güvenliği de tüm dünyada büyük önem taşıyor. Türkiye’de 5 yıldır yürürlükte olan Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) da hem şirketlere hem kurumlara önemli bir dizi yükümlülük getiriyor. Kanun’a göre, yıllık çalışan sayısı 50’nin, cirosu ise 25 milyon liranın altında olan bir dizi şirketin 31 Mart’a kadar veri sorumlularını VERBİS’e kaydetmesi şart. Faaliyet konusu özel nitelikli kişisel veri işleme olan bu şirketler arasında, hastaneden eczaneye, diyetisyenden psikoloğa, belediye şirketlerinden odalara bir dizi şirket yer alıyor.

VERBİS NEDİR?

Kişisel Verileri Koruma Kurumu (KVKK), yürürlüğe girdikten sonra kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilere yönelik yükümlülükler getirdi. Bu yükümlülüklerin en önemlisi kısa adı VERBİS olan “Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi” oldu. Yasa hükümlerine göre kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişiler, kişisel veri işlemeye başlamadan önce VERBİS’e kayıt olmak zorundadır.

Buna göre ilgili gerçek ve tüzel kişiler, veri işleme faaliyetleriyle ilgili bilgileri kategorik bazda VERBİS sistemine beyan etmek zorundadır. VERBİS sistemi ile, gerçek ve tüzel kişilerin veri sorumlularının kimler olduğu açıklanır ve kişisel verilerin korunması hakkında nasıl bir yol, yöntem izleyeceklerini sisteme tanımlamış olur.

VERBİS KAYIT ZORUNLULUĞU VAR MI?

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 16. Maddesine göre VERBİS’e (Veri Sorumluları Sicil Bilgi Sistemi) kayıt zorunludur. Yasa, Kişisel Verileri Koruma Kurumu Başkanlığı tarafından tutulan VERBİS sistemine gerçek ve tüzel kişilerin veri işleme faaliyetine başlamadan önce kayıt zorunluluğu getirmiştir.

Bu zorunlulukların neler olduğu ayrıca KVKK’da ve Veri Sorumluları Hakkında Yönetmelik’te belirlenmiştir. Bu yönetmelikte tanımlanmış istisnalar dışında gerçek ve tüzel kişilerin usule uygun biçimde eksiksiz olarak sisteme kayıtlarını yapmaları zorunludur.

VERBİS’E HANGİ BİLGİLER VE VERİLER GİRİLECEK?

Verbis’e Kayıt Olunmazsa Ne Olur?

Verbis kayıt zorunluluğu olan mükelleflerin zorunluluğu olduğu halde kayıt olmaması durumunda idari para cezası uygulanır. Uygulanacak olan idari para cezası 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca 2021 yılı için 39.337 TL ve 1.966.862 TL arasında değişkenlik göstermektedir. Bu yüzden yükümlülerin bu gibi idari para cezaları ile karşılaşmamak adına, verileri işlemeye başlamadan önce Verbis sistemine kayıt olmaları zorunludur.

Bir diğer yandan kişisel verileri işleyen şirketlerin Verbis sistemine kayıt olmamasının yanı sıra, kişisel verileri yok etmemesi durumunda, konu Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamına giriyor. Yani işlenen kişisel veri yok edilmesi gereken bir veri ise, bu durumda verileri işleyenler hakkında 2 yıldan 4 yıla kadar hapis istemi ile dava açılması gibi bir durum söz konusu olabiliyor. Bu noktaya kadar “Verbis nedir?” ve “Verbis kayıt olma zorunluluğu” gibi konulara baktık. Şimdi de nasıl kayıt olunur buna bakalım…

Verbis’e Nasıl Kayıt Olunur?

Verbis kayıt işlemleri için öncelikle www.verbis.kvkk.gov.tr adresine gitmeniz gerekiyor. Bu adrese gittikten sonra izlemeniz gereken adımlar şu şekilde:

  • Site üzerinde yer alan “Veri Sorumlusu Yönetici Girişi” butonuna tıklayın,
  • Açılan sayfada “Giriş Yap” butonunun hemen altında bulunan “Kayıt Ol” butonuna tıklayın,
  • Karşınıza çıkacak olan sayfada yurt içinde yerleşik gerçek ya da tüzel kişi, yurt dışında yerleşik gerçek ya da tüzel kişi ve kamu kurum ve kuruluşları olmak üzere 3 farklı grup çıkacak; burada hangi grupta yer alıyorsanız, onu işaretlemeniz gerekiyor,
  • Son olarak burada sizden istenen diğer bilgileri de doldurduktan sonra kayıt işlemini tamamlayabilirsiniz.

Verbis sistemine kayıt olurken sizden verileri işleme faaliyetleri ile ilgili bazı bilgiler istenecektir. Bu bilgilerden öne çıkanlarını ise şu şekilde listelemek mümkün:

  • Veri sorumlusunun ya da temsilcisinin adres ve kimlik bilgileri,
  • Kişisel verilerin ne amaçla işleneceğinin bilgisi,
  • Verileri işlenecek olan kişi gruplarının ve bu grupta yer alan kişilere dair işlenecek verilerin kategorileri hakkındaki bilgiler,
  • Kişisel verilerin aktarılabileceği alıcı ya da alıcı gruplarının bilgisi,
  • Yabancı ülkelere aktarılması öngörülen kişisel verilerin bilgisi,
  • Kişisel verilerin korunması adına alınmış olan önlemlerin bilgisi,
  • Kişisel verilerin işlenme amacı içi gerekli olan maksimum süre.

Yukarıda belirtilen adımları takip etmek ve sizden istenen bilgileri eksiksiz bir şekilde girmek, Verbis sistemine kayıt olmanız için yeterli olacaktır.

Verbis kayıt sistemi ile ilgili tüm bu verilerden hareketle, konunun detaylarının iyice araştırılması ve yükümlü kılınmış olan şirketlerin Verbis sistemine kayıt olması büyük önem taşıyor. Şirketinin hangi kapsamda olduğu, verileri hangi amaçlarla işlediği, kayıt olma zorunluluğunun olup olmadığı gibi tüm konularda kafa karışıklığı bulunan şirketlerin, bu konuları açıklığa kavuşturmak adına bir AVUKAT ile çalışması da büyük önem taşıyor. Dolayısıyla siz de bütün bir Verbis kayıt sürecini profesyonel bir ekip ile yönetmek isterseniz, bunun için iletişim kanallarımız üzerinden bize ulaşmanız yeterli.

Av. Hasan DURUSOY

Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davası Nedir?

Muhdesat, gayrimenkul hukukunda bir arazi üzerinde bulunan bina, tesis vb. yapılar ile ağaç, bağ gibi dikili bitkileri ifade etmek üzere kullanılır. Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasıortaklığın giderilmesi davası yargılaması ve kamulaştırma işlemi sırasında muhdesatın davacı tarafça meydana getirildiğini açıkça kabul edenler dışında kalan ve muhdesatın üzerinde bulunduğu taşınmazda paydaş olan tüm tapu maliklerine karşı açılan bir gayrimenkul davası türüdür.

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası ile davacı, muhdesatın kendisi tarafından meydana getirildiğini veya muhdesatın kendisine ait olduğunu mahkeme kararı ile tespit eder.

Özellikle belirtelim ki; gayrimenkul üzerinde bulunan muhdesat yönünden derdest ortaklığın giderilmesi davası ya da kamulaştırma işlemi bulunmadığı takdirde muhdesatın aidiyetinin tespiti davası açılamaz.

Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur (4721 s.lı TMK mad. 684/1). Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyet kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere kalıcı yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer (TMK mad. 718 ) 22.12.1995 tarihli ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı gibi Eşya Hukukunda, muhdesattan, bir arazi üzerinde kalıcı yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir . Muhdesat, şahsi bir hak olup (TMK 722, 724, 729 maddeler), sahibine arazi mülkiyetinden ayrı bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak bahşetmez. Taşınmaz üzerindeki kalıcı yapı, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez. Açıklanan bu ilke ve esaslara göre, kural olarak muhdesatın mülkiyetinin arz malikinden başkasına aidiyetinin tespiti istenemez.

Tespit davası, kendine özgü davalardan olup dava sonucunda istihsal edilecek ilamın icra ve infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Bilindiği üzere, tespit davalarının görülebilmesi için güncel hukuki yararın bulunması (6100 s.lı HMK mad.106/2) ve dava sonuçlanıncaya kadar da güncelliğini kaybetmemesi gerekir. Tespit davaları eda davalarının öncüsüdür, bu nedenle eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde, tespit davası açılmasında hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmektedir. Hukuki yararının bulunması dava şartı olup, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, hakim tarafından da re’sen gözetilir. Hukuki yararın bulunmadığının tespiti halinde davanın, dava şartı yokluğu gerekçesiyle usulden reddine karar verilmelidir (HMK mad. 114/1-h, 115). (Y8HD-K.2020/4720)

Muhdesatın Aidiyeti Davasında Harç ve Yargılama Giderleri Nasıl Hesaplanır?

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, nispi harca tabidir. Davacı, muhdesatın toplam değerinden kendi payına isabet eden bölümün değeri oranında nispi harç ödemelidir. Uygulamada, davacılar dava açarken muhdesatın değeri olarak düşük bir değer belirlemekte, bu değer üzerinden harç ödendikten sonra yargılama sırasında yapılan keşif yoluyla muhdesatın gerçek değeri üzerinden harçlar tamamlanmaktadır.

Yargılama giderleri ve avukatlık ücreti bakımından ise; kabulüne karar verilen ve harçlandırılan değer üzerinden davacı yararına avukatlık ücret tarifesi hükümleri uyarınca avukatlık ücreti takdiri gerekir. Aynı şekilde kabul ve red oranına göre davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin de davalılardan tapu kaydındaki payları oranında alınmasına karar verilmesi gerekir (HMK m.326 ).

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasında harçlar ve yargılama giderleri zemin bedeli hariç muhdesatın değeri üzerinden hesaplanır.

Muhdesatın tespiti davalarında davanın konusu (müddeabih) davalıların payına isabet eden muhdesat değeri (zemin bedeli hariç) olup; yargılama sonucunda hüküm altına alınacak nispi karar ve ilam harcının bu müddeabih esas alınarak hesaplanması gerektiği gibi, taraflar yararına takdir edilecek vekalet ücretlerinin hesaplanmasında ayrıca, bu müddeabihin yargılama sırasında harcı yatırılan /tamamlanan kısmının esas alınması gerekir.

Aynı şekilde, az yukarıda açıklanan esaslar dikkate alınarak yargılama sonucunda hüküm altına alınacak nispi karar ve ilam harcından ve 6100 sayılı HMK’nın 326/2. maddesi uyarınca hesaplanacak yargılama gideri ile davacı yararına takdir edilecek vekalet ücretinden, her bir davalının, dava konusu taşınmazın tapuda paylı mülkiyet şeklinde kayıtlı olması halinde tapudaki payları, elbirliği mülkiyetinin sözkonusu olması halinde ise miras payları göz önünde bulundurularak sorumlu tutulmaları gerekir (Y8HD-K.2017/16686).

Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davası Kime Karşı Açılır?

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davası, muhdesatın davacıya ait olduğunu kabul etmeyen tüm tapu kayıt maliklerine karşı açılmalıdır.

Muhdesatın davacıya ait olduğunu açıkça beyan eden ortaklar veya tapu kayıt malikleri aleyhine muhdesatın aidiyetinin tespiti davası açılamaz. Hemen belirtelim ki; muhdesatın davacıya ait olup olmadığı konusunda açık bir beyanda bulunmayan tüm tapu kayıt maliklerine karşı bu dava açılmalıdır.

Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davasında Görevli Mahkeme

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasına bakmaya görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi olarak belirlenmiştir.

Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasında yetkili mahkeme, muhtesatın bulunduğu yerdeki mahkemedir.

Muhtesatın Aidiyetinin Tespiti Kararı Kesinleşmeden İcraya Konamaz

Muhtesatın aidiyetinin tespitine ilişkin ilam kesinleşmeden icraya konulamaz. Aynı şekilde ilamda yer alan yargılama giderleri ve vekalet ücreti de ilamın fer’i niteliğinde olduğundan kesinlemeden icraya konulamazlar.

Borçlu vekili, takibe konu ilamın kesinleşmediğini, kesinleşmeden takip konusu yapılamayacağını ileri sürerek takibin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, takibe dayanak ilamdaki talebin, 324 parsel üzerinde bulunan binaların davacı tarafından yapıldığının tespitine ilişkin olup, gayrimenkulün aynına ilişkin olmadığı, kesinleşmeden infaz edilebileceği gerekçesi ile şikayetin reddine karar verilmiştir. Borçlunun icra mahkemesine başvurusu, takibin dayanağı olan ilamın, mülkiyet (muhtesat) tespitine ilişkin olduğu ve dolayısı ile kesinleşmeden icraya konulamayacağına ilişkindir. Takibin dayanağı olan ilam incelendiğinde; borçlunun mülkiyetin (muhtesatın) tespitine ilişkin talebinin mahkemece reddedildiği görülmektedir. Bu durumda, takibe konu ilam borçlu yönünden mülkiyet tespitine ilişkin olup, kesinleşmeden icraya konulması mümkün olmadığı gibi, ilamın fer’i niteliğindeki alacaklar da ilam kesinleşmeden icraya konulamaz (Y12HD-Karar:2019/6660).

Muhtesatın Aidiyetinin Tespiti İle İzaleyi Şuyu Davası İlişkisi

Öğretide ve Yargıtay’ın devamlılık gösteren uygulamalarında, taşınmaz hakkında derdest ortaklığın giderilmesi davasının, kentsel dönüşüm uygulamasının ya da kamulaştırma işleminin bulunması gibi istisnai durumlarda muhdesatın tespiti davasının açılmasında güncel hukuki yararın bulunduğu kabul edilmektedir .

Somut olayda, davaya konu taşınmaz hakkında açılmış bulunan Hendek Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/207-550 numaralı ortaklığın giderilmesi davasının açılmamış sayılmasına karar verilmiş olup ilgili mahkeme hükmü 01.12.2015 tarihinde temyiz edilmeksizin kesinleşmiş bulunduğu, derdest izale-yi şuyu davası bulunmadığı için davacının tespit davası açmasında güncel hukuki yararının bulunduğundan söz edilemez. Mahkemece hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine (HMK mad. 115) karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde işin esası incelenerek kabul kararı verilmesi doğru görülmemiştir (Y14HD-Karar : 2018/589).

Noterde Aracın Gerçek Bedelini Gösterin! Yoksa…

Araç satış işlemlerinde, karşı tarafın daha az gelir vergisi ödemek için resmi satış bedelini az gösterme talebine çoğunlukla ses çıkarılmaz.

Yahut galericiye vekâletname verildiği için, satış işlemi tek taraflı olarak satıcıya bırakılmış olunur, o ne yazdırırsa itiraz edilmez.

Peki, bu durumun ne gibi sakıncaları vardır?

Satıcının, olması gereğinden daha az vergi ödemesini sağlayarak, devleti dolandırmaya çalışmasını hiç düşünmedik diyelim…

Ya aldığımız araç ayıplı çıkarsa? Bu ihtimal hiç aklınıza gelmiş miydi? Nasılsa hâkimler de insan, aracın gerçek değerini biliyorlardır herhalde diyebilirsiniz; noterdeki az gösterilen bedelin gerçek değer olmadığını herkes ilk bakışta anlamaz mı, adalet elbet sağlanır diye de düşünebilirsiniz.

Aslında hiç de öyle olmaz. Neden, hâkimler sizin işlenmesine sebebiyet verdiğiniz bir vergi kaçakçılığını sizin lehinize düzeltsin ki?

Ayrıca hukukta belirli bir meblağın üstündeki her alacak yazılı delil ile ispatlanmak zorundadır. Elinizdeki tek yazılı delil de araç satış belgesi ve o belgeden daha üstün bir yazılı deliliniz yoksa tanık dinletme fikriniz bir düşten ibaret olur.

Neticede, aracınız ayıplı çıktığı zaman, noterden satın alma bedelinin düşük gösterilmesine ses çıkarmadı iseniz, karşı tarafın hiç de dürüst davranmayacağına neredeyse emin olabilirsiniz!

Mesela, gerçekte 60 bin TL verdiğiniz bir aracı, noterde 45 bin TL satış bedeli ile almış gibi gösterirseniz geçmiş olsun! Neden mi? Diyelim ki, aracınızda gizli bir ayıp çıktı, satıcıya durumu ihbar ederek bedel iadesi talep ettiniz. Bu durumda satıcı dürüst değilse ki değildir (devleti dolandıran sizi neden dolandırmasın?); gerçekte verdiğiniz 60 bin TL yerine, noterde satış bedeli olarak gösterdiğiniz 45 bin TL’yi ancak alırsınız.

O halde bu durumdan ne ders çıkarıyoruz? Bütün satış işlemlerinde gerçek bedeli göstermek hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde “satıcı az vergi ödesin, mutlu olsun” derken, siz zararlı çıkarsınız.

İlaç Tüketicilerinin Tazminat Hakları Var Mıdır?

OLAY-1: Eczaneye gittiniz ve reçetesiz satılabilen bir ilaç aldınız. Diyelim ki, bu ilacı kalp hastalığı olanların kullanmaması gerekiyor. Kullanım talimatına şöyle bir göz gezdirdiniz; çok küçük punto ile yazılmış olduğu için ve özellikle vurgulanarak belirtilmediği için orada yazılan “kalp hastalığı olanlar kullanmamalı” talimatını göremediniz. İlacı kullanmaya başladınız; kalp rahatsızlığınızı tetiklediği için çok ciddi rahatsızlanmanıza veya (Allah göstermesin) ölümünüze sebebiyet verdi.

OLAY-2: Aldığınız ilacın sizi toplum içerisinde küçük düşürecek bir yan etkisi oldu. İlacın kullanım talimatına tekrar baktınız ve o yan etkinin yazılı olduğunu ve fakat çok küçük punto ile yeterince dikkat çekilecek şekilde olmadığını gördünüz. Yahut kullanım talimatını Latince terimlerle yazılması sebebiyle anlayamadığınızı fark ettiniz.

OLAY-3: İlacı tok karnına kullanmanız gerekirken aç karnına kullanmışsınız veya tam tersi olmuş. Yahut günde 2 kere kullanmanız gerekirken 3 kere kullanmışsınız. Yanlış kullanımdan ötürü başka hastalıklar ortaya çıktı. İlacın kullanma talimatında da, ilacın nasıl kullanılması gerektiği bölümleri yine küçük puntolarla yazıldığı için veya Latince terimlerle süslendiği için gözünüze çarpmamış; dolayısıyla diğer ilaçlarınızı nasıl kullanıyorsanız bu ilacı da öyle kullanmışsınız fakat yanlış kullanıma yol açmış.

SORU: Bu durumlarda, ilaç üreticisinden tazminat talebinde bulunabilir misiniz?

Konuyu araştırırken Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan bir yönetmeliğe ulaştım: “Beşeri Tıbbi Ürünler Ambalaj ve Etiketleme Yönetmeliği” Bu Yönetmeliğin 8. maddesi “kullanım talimatı” başlıklı maddedir ve maddede ilacın kullanım talimatında yani prospektüsünde nelerin yazılı olması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca yine Yönetmeliğin 19. maddesinde, “Bakanlığın  ambalaj ve etiket bilgilerinin okunabilirlik ve anlaşılabilirlik hususunda genel ilkeleri” kılavuz halinde yayınlayacağı belirtilmiştir.

Bu hususta yayımlanmış bir kılavuz var mı diye araştırdığımda 2008 tarihli “Beşeri İlaçların Ambalaj ve Kullanma Talimatının Okunabilirliğine İlişkin Kılavuz” isminde bir belgeye ulaştım.

Kılavuzda kullanım talimatı hakkında şöyle bir ifade var: “Kullanma talimatı üzerinde görünen ayrıntılar ise, en az 8 punto büyüklüğünde karakter ile satırlar arasında en az 3 mm boşluk bırakarak basılmalıdır.”

Esasen, ilaç satış işleminin bir tarafında tüketici olduğuna göre bu satış işlemi bir tüketici işlemidir. O halde, işlem öncelikle temel nitelikleri bakımından tüketici hukukuna uygun olmalıdır.

Ancak görünen o ki, Sağlık Bakanlığı’nın yönetmeliği ve kılavuzları Tüketici Hukukuna ve Tüketici Kanunu’na aykırıdır.

Neden? Çünkü Tüketici Kanunu (TKHK) m. 4 ‘te “Bu Kanunda yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen sözleşmeler ile bilgilendirmeler en az on iki punto büyüklüğünde, anlaşılabilir bir dilde, açık, sade ve okunabilir bir şekilde düzenlenir” hükmü bulunmaktadır.

Bu hüküm doğrultusunda, tüketici hukuku kapsamında hazırlanması zorunlu olan bütün kullanım kılavuzları da (ilaç prospektüsleri de) birer “bilgilendirme” niteliğindedir ve 12 punto büyüklüğünde açık, sade ve okunabilir olmalıdır. Aksi takdirde, tüketiciyi bilgilendirme ve aydınlatma yükümlülüğüne aykırı davranılmış olunacaktır.

Gelelim başta sorduğumuz sorunun cevabına:

CEVAP:

Öncelikle durumu ikiye ayırmak lazım:

1-    Reçete ile alınabilen ilaçlar

2-    Reçetesiz alınabilen ilaçlar

Reçete ile alınabilen ilaçlarda hekimin sorumluluğu ve aydınlatma yükümlülüğü ön planda olduğundan dolayı bu hususu bu yazının konusu yapmıyorum.

Gelelim ikinci ihtimale; yani reçetesiz alınabilen ilaçlara. Başta verdiğimiz bütün örnekler reçetesiz alınabilen ilaçlar için verilmiştir.

Her üç örnek olayda da, ilaç üreticisinin sorumluluğu mevcuttur.

Her ne kadar doğrudan satıcı olan eczanelere değil de, direkt üreticinin sorumluluğuna gitmek zor gibi görünse de, Tüketici Kanunu’nun bazı maddelerinin içerisine serpiştirilmiş hükümleri ve Borçlar Kanunu’nun genel mantığını ele aldığımızda üreticinin sorumluluğuna gitmek Türk Hukuku açısından yabancı bir mesele değildir.

O halde, Tüketici Kanunu madde 4’te belirtilen hüküm, ilaç üreticileri için de uygulanması zorunlu bir hükümdür. Sağlık Bakanlığı’nın yönetmelik eli ile “8 punto olarak yazabilirsin” demesi, kanun hükmü karşısında geçersiz olacağı için hukuken dikkate alınacak bir hüküm değildir.

Dolayısıyla, küçük puntolarla yazılmış ilaç kullanım talimatlarını tüketicinin okumaması veya okuyamaması karşısında ilaç şirketi, ilacın yanlış kullanımı ve yan etkileri bakımından sorumlu olacaktır.

Bu durumda tüketici, Tüketici Mahkemelerinde Türk Borçlar Kanunu m.112‘nin hükmü gereğince MADDİ ve yine Türk Borçlar Kanunu m. 56’nın hükmü gereğince MANEVİ TAZMİNAT talebinde bulunabilecektir.

NOT: Farkında değilsiniz belki ama hastalıklarınızın bir bölümü kullandığınız ilaçların yanlış kullanılması veya yan etkileri sebebiyle ortaya çıkan vakıalardır. Bir rahatsızlık sebebiyle doktora başvurduğunuzda, bu rahatsızlığın daha önce kullandığınız ilaçlardan kaynaklanıp kaynaklanmadığını da muhakkak sorun ve doktorunuzdan durumu raporlaştırmasını rica edin!

TÜKETİCİLERDEN ALINAN SENETLER GEÇERSİZ MİDİR?

Hepimizin malumudur; piyasada özellikle inşaat şirketleri veya ev eşyası satan mağazalar, taksitli satış yaptıkları zaman müşterilerinden senet alırlar. Peki, bu senetlerin çoğu zaman geçersiz olduğunu söylesem…

Aslında yıllardır var olan basit bir kanun hükmüdür; ancak, ne satıcıların ne de tüketicilerin bir çoğunun bu hükümden haberi yoktur. Bu sebeple, kanuna aykırı imzaladıkları senetleri geçerli zannederek işlem yapmaya devam ederler.


Tüketicilerden alınacak senetler için düzenlenen kanun hükmü nedir?

Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi “Tüketicinin yapmış olduğu işlemler nedeniyle kıymetli evrak niteliğinde sadece nama yazılı ve her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde senet düzenlenebilir. Bu fıkra hükümlerine aykırı olarak düzenlenen senetler tüketici yönünden geçersizdir.” buyurmaktadır. “Buyurmaktadır” diye özellikle belirtiyorum; çünkü bu hüküm emredici bir kanun hükmüdür. Yani aksine anlaşmalar yapılamaz. Nama yazılı senet ne demektir?

Kısaca, hukuk sistemimizde senet türleri üç çeşittir: Nama Yazılı Senetler, Emre Yazılı Senetler ve Hamiline Yazılı Senetler.

Nama Yazılı Senedin tanımı, Türk Ticaret Kanunu’na göre şöyledir: “Belli bir kişinin adına yazılı olup da onun emrine kaydını içermeyen kıymetli evrak nama yazılı senet sayılır.”


Nama Yazılı Senet tüketiciyi nasıl korur?

Emre yazılı senetler ciro ile devredilebilirken nama yazılı senetler sadece alacağın temliki yolu ile devredilebilir.

Ciro ile devredilen senetler bakımından yeni alacaklı, borçlu ile esas alacaklı arasındaki hukuki işlemi tanımak zorunda değildir. Onlar arasında her ne olursa olsun, ciro ile senedi devralan, esas ilişkiden bağımsız bir şekilde alacak hakkını korur.

Ancak, alacağın temliki yolu devredilen senetlerde durum böyle değildir. Alacağın temliki yolu ile senedi devralan kişi, esas ilişki ile bağlıdır. Yani senedin esas tarafları arasında olan hukuki ilişkiyi bilmek ve borçlunun borcunu yerine getirebilmesi için alacaklının da edimini ifa ettiğine emin olmak zorundadır. Aksi takdirde borçlu, esas alacaklıya karşı olabilecek bütün itiraz ve savunmalarını temlik alana karşı da ileri sürerek borcundan kurtulabilecektir.

Peki, bu karmaşık kavramlar neyi ifade etmektedir?

Özetle denilebilir ki, nama yazılı senetler tüketiciyi korur. Mesela inşaat şirketinden maketten aldığınız bir konut var.

Siz, aldığınız konutun 12 ayda biteceğine güvenerek, satış bedelini, bir kısım peşin kalan miktarı da 24 ay taksitle ödemek üzere anlaştınız. Taksitler için senetler verdiniz. Senetleri ödemeye devam ediyorsunuz fakat inşaat şirketi konutu zamanında bitirmedi; hatta belki bitirmeye de niyeti yok. Ancak sizin senetleri piyasaya kendi borçları için dağıttı. Bu durumda, siz de sözleşmeden dönerek, senetleri ödememek isteyebilirsiniz. İşte bu durumlarda nama yazılı senetleri devralan kişilere de sözleşmeden dönülmesi sebebiyle artık borçlu olunmadığı ileri sürülebilir.

Senedin nama yazılı olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Uygulamada genellikle kırtasiyelerden alınan senetler kullanılır. Bu senetler ise emre yazılı senetlerdir. Bu senetlerin nama yazılı hale getirilebilmesi için, senet üzerindeki “emrine” kayıtlarının çizilip, “namına” kayıtlarının konulması ve her iki tarafında bu kayıtları paraflaması gerekir. Bu işlem yapılmadı ise senetler nama yazılı değil, emre yazılı demektir.


Emre yazılı senet alınırsa sonucu ne olur?

Kanun hükmünde de açıkça belirtildiği üzere, eğer alınan senetler nama yazılı değil ise, bu senetler tüketici açısından geçersizdir. Hatta nama yazılı olsa dahi, her bir taksit için ayrı ayrı alınmadı ise, toplam borç için tek bir senet alındı ise, yine tüketici açısından geçersizdir.


Senetlerin geçersiz olması durumunda tüketici ne yapmalıdır?

Tüketiciler, kendisinden alınan senetlerin geçersiz olduğunu anlamış ise, hemen Tüketici Mahkemelerinde bu senetlerin geçersiz olduğunu ve dolayısıyla kendi açısından iptal edilmesini talep edebilir. Senetlerin iptalini talep etmek, esas sözleşmeye etki etmeyecektir. Yani tüketici, sözleşmeye devam ederek de senetlerin iptalini talep edebilir.

Eğer tüketici, senedin iptalini talep etmemiş ve bu arada da ödeyemediği vadesi gelmiş bir senet icra takibine konulursa, icra takibini yapan kim olursa olsun, (yani ister sözleşmenin tarafı olan alacaklı şirket isterse onun senedi devrettiği üçüncü kişiler) takibe itiraz edilerek senetten doğan borçtan kurtulmak mümkündür. Ancak bu durum, esas borçtan da kurtulmak anlamına gelmez, yani senet geçersiz olabilir fakat alacaklı bütün taahhütlerini yerine getirmiş ise yine alacağını senede dayalı olmasa da sözleşmeye dayanarak her zaman talep edebilir.

YOKSULLUK NAFAKASI HAKKINDA HERŞEY

Yoksulluk Nafakası Nedir?

Yoksulluk nafakası, kusuru diğer eşten daha az olan eşin boşanma nedeni ile yoksulluğa düşecek olması durumunda, hakim tarafından boşanma kararı ile birlikte hükmedilen nafaka çeşididir. Kanuni düzenleme nafaka borçlusunun bu borcunun mali gücü oranında olduğunu söyler

Yoksulluk kavramı kanunda tanımlanmış bir kavram değildir. Genel kabul ve yargı uygulaması doğrultusunda bir yorum getirilebilir. Burada yoksulluk kavramı genel geçer bir yoksulluk değil, evlilik süresince kişinin yaşam standartlarındaki ciddi düşüşü ifade eder. Burada sağlık, giyinme, barınma, kültürel faaliyetler, eğitim vb. her türlü imkan birlikte gözetilir.

Kanun yoksulluk nafakası için “süresiz” ifadesini kullanmıştır. Süresiz nafakanın mağduriyet doğurduğu yönünde günümüzde tartışmalar mevcuttur. Bu konuya da yazının devamında değineceğiz. Ancak kanunun bu süresiz tanımlaması kesin surette bir süresizlik değildir. Aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz üzere belirli şartların gerçekleşmesi halinde yoksulluk nafakasının kaldırılması da mümkündür.

Evlilik birliği içerisinde eşler ellerindeki imkanları birlikte kullanmak durumundadır. Bu aile yapısının doğası gereği yerleşmiş kuraldır. Eşlerin birbirlerine karşı sorumluluğu kapsamında değerlendirilir. Evlilik birliği sona erip boşanma kararı verildikten sonra yoksulluk nafakası ile bu sorumluluğun devam ettiğini görmekteyiz. Boşanma gerçekleşmiş olmasına rağmen hayat standartlarının korunmasına yönelik olarak yoksulluk nafakası düzenlemesi getirilmiştir. Aşağıda bu konunun önemli özelliklerini açıklayacağız.

Yoksulluk Nafakası Şartları

Yoksulluk nafakası kanuni karşılığını Türk Medeni Kanunu 175. maddeden alır. Bu düzenleme doğrultusunda yoksulluk nafakası şartları ortaya çıkmaktadır. Yoksulluk nafakasının şartlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Öncelikle kanun açıkça “boşanma yüzünden” yoksulluğa düşmeye işaret ettiği için bir boşanma kararının varlığı şarttır. Boşanma talebinin reddedilmiş olması yoksulluk nafakasına hükmedilmesini imkansız kılar. Ayrıca yoksulluk nafakasına boşanma kararı ile birlikte hükmedilse de, boşanma kararının kesinleşmesi ile birlikte ödenmeye başlar ve icrası mümkün hale gelir.
  • İkinci şart olarak yoksulluk nafakası talep edecek olan eşi boşanma dolayısıyla mali durumunda ciddi bir değişiklik olması yani yoksulluğa düşecek olması gerekir. Burada somut, genel – geçer bir yoksulluk anlayışından bahsetmek çok zordur. Kimi durumda yoksulluğa düşmek temel gıda ihtiyacının karşılanamayacak olmasını ifade edebilirken kimi durumda lüks giderlerin karşılanamayacak olması da yoksulluğa düşmek anlamını karşılayabilir. Tamamen somut olayın şartları gözününde bulundurularak bir değerlendirme yapılır. Bununla birlikte boşanma ile yoksulluğa düşmeyecek derecede bir gelire sahip olan eş bu şartı yerine getirmiş olmayacağından nafaka talebinde bulunamaz.
  • Yoksulluk nafakası şartları arasında sayılacak son koşul kusurdur. Aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz üzere nafaka talebinin kabul edilebilmesi için diğer eşe göre daha fazla kusurlu olmamak şarttır.

Yoksulluk Nafakasında Kusur

Yukarıda da değindiğimiz gibi kusur, yoksulluk nafakasının kat’i bir şartıdır. Diğer eşten daha fazla kusurlu olmamak demek; eşit kusurlu olmak, daha az kusurlu olmak veya hiç kusurlu olmamak demektir. Bu üç durumda, yukarıda bahsettiğimiz diğer şartlar da yerine getirilmiş ise, yoksulluk nafakasına hak kazanılacaktır.

Özel nedenlere dayanılarak açılan boşanma davalarında davalı eş tam kusurlu sayılır. Burada kusursuzluk durumu söz konusu olacağından yoksulluk nafakasının kusur şartı yerine getirilmiş olur. 

Kusurun asıl esas alındığı dava evlilik birliğinin temelinden sarsılması iddiası ile açılan çekişmeli boşanma davasıdır. Çünkü daha fazla kusurlu olan eşin yalnızca yoksulluk nafakası talebi değil, genellikle boşanma talebi de reddolunur. Ancak istisnaları da mevcuttur. Bununla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için “boşanma davası nasıl açılır” başlıklı yazımıza bakılabilir. 

Yani şiddetli geçimsizlik temelli çekişmeli boşanma yargılamasında diğer eşten daha kusurlu olmayan eş, boşanma ve yoksulluk nafakası talebinde bulunduğu zaman bu talebi genellikle kabul görür. Tabi diğer şartların varlığı da aranır. Burada cinsel şiddet, psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, hakaret, iftira vb. her türlü kusur unsuru yoksulluk nafakasına ve boşanmaya dayanak teşkil edebilir. 

Anlaşmalı boşanmada ise kimin ne kadar kusuru olduğu tartışma konusu yapılmaz. Anlaşmalı boşanma bu noktada istisnai bir durumdur. Hem boşanma talebinin kabulü bakımından hem de yoksulluk nafakası şartı bakımından kusur aranmamaktadır. Bu konunun ayrıntıları için “anlaşmalı boşanma” ve “anlaşmalı boşanma protokolü” başlıklı yazılarımıza bakılabilir. Anlaşmalı boşanma protokolünde taraflar yoksulluk nafakasını serbestçe belirler. Tek şart hakimin bu anlaşmayı uygun bulmasıdır.

Yoksulluk Nafakası Konusunda Diğer Bilinmesi Gerekenler

Nasıl Talep Edilir?

Öncelikle yoksulluk nafakası tedbir nafakası gibi hakimin re’sen karar vermesi gereken hükümlerden değildir. Hakim burada taleple bağlıdır. Muhakkak taraflardan birisi talep etmelidir. Bu talep ister boşanma davasında isterse boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde olabilir.

Yoksulluk nafakası dava dilekçesi ile birlikte yahut cevap dilekçesi içerisinde ve bu dilekçelerin teati süreleri içerisinde bu aşamada talep edilir. Yoksulluk nafakası talebi yazılı olarak mahkemeye dilekçede yer alacak şekilde yöneltilir. İlgili talepte “yoksulluk nafakası” tabirinin kullanılması gerekmez. Zaten yasa metninde de bu tabir kullanılmamıştır. Yoksulluğa düşme durumu, kusur durumu dile getirilerek geçimin sağlanabilmesi ve yaşam standartlarında düşüş olmaması adına uygun bir nafakaya hükmedilmesinin talep edilmesi yeterli olur.  Ayrıca nafaka miktarının mutlaka belirli olması gerekir.

Bu anlattığımız, boşanma davası içerisinde yoksulluk nafakasının talep edilme şeklidir. Bununla beraber aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz üzere yoksulluk nafakasının boşanma davasında talep edilmemiş olması halinde davadan sonra 1 yıl içerisinde “nafaka davası” açarak yoksulluk nafakası talep etme imkanı vardır. Bu dava ile yoksulluk nafakası talep etmek de 2. yoldur. Burada direkt nafaka davaya konu edilmektedir. Boşanma davasında ise boşanmanın ikincil sonucu niteliğindedir. Bu dava ile ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için “nafaka davası” başlıklı yazımıza bakılabilir.

Yoksulluk Nafakası Nasıl Hesaplanır?

Yoksulluk nafakası miktarı hesaplanırken kullanılan matematiksel bir formül söz konusu değildir. Yani oransal bir belirleme ölçütü yapılmaz. Bu nedenle hesaplama somut olayın şartlarına göre ve aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz ölçütlere göre yapılır. Burada nafaka miktarı hesaplanırken nafaka yükümlüsü eşin maddi imkanları, nafaka alacaklısı eşin maddi imkanları ve yaşadığı çevre gibi unsurlar temel alınır. Bu şekilde hakkaniyete uygun bir denge kurulmaya çalışılır.

Yoksulluk nafakası genellikle aylık ödeme şeklinde olduğundan nafaka miktarı hesaplama buna göre yapılacaktır. Yani nafaka alacaklısı eşin ihtiyaçları aylık olarak gözününde bulundurularak hesaplama yapılır. Ancak yoksulluk nafakası bir kere ödenecek şekilde toplu bir ödeme olarak da istenebilir. Kendisine böyle bir talep yöneltilen hakim eğer bu talebi somut olayın şartlarına göre uygun görürse bir kereye mahsus toplu ödeme şeklinde verilecek bir nafakaya hükmeder ve hesaplamasını buna göre yapar.

Miktar Neye Göre Belirlenir?

Yukarıda belirttiğimiz üzere her somut olayın özellikleri bakımından ayrı değerlendirme yapılır. Herkes için geçerli olan temel belirleme ölçütleri olmadığı için, yoksulluk nafakası talep eden eşin boşanmadan önceki yaşam standartları dikkate alınır. Olabildiğince bu standartlardan uzaklaşmamaya çalışılır. 

Eşlerin sosyal ve ekonomik imkanları genel özellik taşıyan temel ölçütlerdir. Bu genel başlık altında Yargıtay’ın kabul ettiği ve gözününde bulundurulması gereken kalemler şu şekildir: gıda, giyim, ulaşım, kültür – sanat, barınma, eğitim vb. kalemlerdir. Hakim nafaka miktarını bunlara göre belirleyecektir. Ayrıca belirleme yaparken gözeteceği bir başka husus ise nafaka borçlusunun maddi imkanıdır. Nafaka ödeyecek eşin nafaka ödedikten sonra yoksulluğa düşecek olması kurumun amacına aykırı olur. Bu nedenle maddi gücü oranında – hakkaniyet çerçevesinde bir belirleme yapılır.

Gerek boşanma davasında verilecek nafaka hükmünde gerekse nafaka davasında verilecek nafaka hükmünde hakim bu bahsettiğimiz ölçütlere göre iki tarafı da gözeterek denge sağlayacaktır. Hakimin verdiği hükmü dengeli görmeyen veya aşırı gören eş bu hükme aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz üzere itiraz edebilecektir.

Yoksulluk Nafakasının Süresi ve Ödenme Şekli

Yoksulluk nafakasının düzenlendiği kanun metni süresiz olarak nafaka talep edileceğini açıkça düzenlemiştir. Eski kanundaki düzenleme süre bakımından farklı hükümler içerse de yeni kanunda durum bu şekildedir. Taraflar talep de etse hakim uygun da görse 5 sene sürecek irat şeklinde bir ödemeye hükmedilemez. Bu durum ancak anlaşmalı boşanma protokolünde söz konusu olabilir. Yani genel kural olarak yazımızın konusu olan yoksulluk nafakası yasada geçtiği gibi süresizdir.

Yoksulluk nafakası hükmü irat şeklinde yani aylık ödemeler şeklinde verilebilir. Yahut bir kereye mahsus toplu bir ödeme şeklinde de gerçekleştirilebilir. Ancak bu anlık bir durumdur. Yoksulluk nafakasının süresiz oluşu bazı mağduriyetlere neden olmuştur. Aşağıda bu konuya değindik.

Yoksulluk Nafakası Ödenmezse Ne Olur?

Yoksulluk nafakasının ödenmemesi halinde cebri icra yolu ile alacağın takibi yapılır. İcra dairesi kanalıyla alacak tahsil edilir. Nafaka alacağının icra takibi için bir takım ayrıcalıklar da söz konusudur. Buna göre nafaka alacağı için  maaş haczi yapılabileceği zaman belli bir oran sınırı söz konusu olmaz. Maaş içerisinden alacağın tamamı kesilebilir. Bu durum emekli maaşı için de geçerli olur. Bunlar icra takibi için istisna teşkil eden durumlardır.

Bunun yanında ödenmeyen güncel nafaka alacakları için şikayet imkanı vardır. Böyle bir durumda nafaka yükümlüsü kişiye ceza yargılaması söz konusu olmaksızın tazyik hapsi cezası verilir. Bu cezanın üst sınırı 3 aydır. Bu süre içerisinde borcun ödenmesi durumunda tazyik hapsi hükmü düşer. Düşme kararı üzerine kişinin cezası sona erer. Ancak dediğimiz gibi bu güncel alacak için geçerlidir.

Geçmişe dönük nafaka alacağı için yapılacak icra takibinde de 10 yıllık genel zamanaşımı kuralı uygulanır. İlamlı icra takibi de yapılsa ilamsız icra takibi de yapılsa  geçmişe dönük ancak 10 senelik alacağın takibi mümkün olur.

Yoksulluk Nafakasına İtiraz

Boşanma davasında verilen yoksulluk nafakası hükmünün hukuka aykırı olduğunu düşünen eş yalnızca nafaka hükmünü kanun yoluna taşıyarak itiraz edebilir. Burada kanun yolu bölge adliye mahkemesinde başlatılan istinaf kanun yoludur. Boşanma kararı istinaf edildiği zaman bütün ikincil kararlar da istinaf edilmiş olur. Yani nafaka hükmüne boşanma kararı ile birlikte itiraz edilebileceği gibi yalnızca kendisine de itiraz edilebilir.

Boşanmadan sonra 1 yıl içerisinde açılan nafaka davasında verilen hükme de aynı şekilde istinafa başvurarak itiraz edilebilir. Kanun yolları (temyiz – istinaf), ilk derece yargısından daha basit bir işleyişe sahip değildir. Bu nedenle ilk yargıda olduğu kadar bu süreçlerde de deneyim sahibi bir boşanma avukatının hukuki yardımı ihtiyacı kendisini gösterir.   

Süresiz Nafaka Meselesi

Bahsettiğimiz nafakanın süresiz oluşu birçok yükümlünün yakındığı bir durumdur. Evliliği çok kısa süren insanların çok uzun yıllar nafaka ödüyor olması süresiz nafakanın tartışmaya açılmasına neden olmuştur. Ayrıca sırf süresiz nafaka alıyor olması dolayısıyla çalışmayan yahut kayıt dışı çalışan kişiler nafaka yükümlüsünü bu şekilde suistimal etmesi de aynı tartışmaları artırmaktadır.

Bu konu hem yargı mercilerinin hem siyasilerin hem de akademik camianın gündemindedir. Buna bağlı olarak süresiz nafakanın yeni bir kanuni düzenleme ile kaldırılması gibi bir haklı bir beklenti mevcuttur. Bu konunun bu kadar gündem olması dolayısıyla biz de yeni bir yasal düzenleme gelebileceği kanaatindeyiz. Ancak şuan için mevcut düzenleme bu yazıda belirttiğimiz şekildedir.

Bu konuda detayları ve en güncel durumu “süresiz nafaka” yazımızda yazdık.

Zamanaşımı ve Dikkat Edilmesi Gereken Süreler

Mahkemenin verdiği ilamlar genel kural gereği 10 yıllık zamanaşımına tabi olur. 10 yıl içerisinde icrası gerçekleşmeyen mahkeme ilamları geçersiz olur. Ancak nafaka hükmü bunun istisnasıdır. Herhangi bir süre sınırı olmaksızın uygulanabilir. Bununla beraber her türlü alacak 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Bu hak düşürücü süre nafaka alacağı için de geçerlidir.

Yani bir nafaka alacağı yukarıda anlattığımız icra takibine konu edildiğinde geçmişe dönük 10 senelik alacak tahsil edilebilir.

Nafaka eğer boşanma davasında talep edilmemişse boşanma davası sonrasında açılacak nafaka davasının 1 yıllık hak düşürücü süresi söz konusudur. Yani boşanma davasında kararın kesinleşmesinden itibaren 1 yıl içerisinde dava açarak yoksulluk nafakası talep edilmezse bu hak kaybolur. Nafaka artırım davası ise her zaman açılabilir. Dikkat edilmesi gereken süreler bu şekildedir.

Yoksulluk Nafakasının Artırılması, Azaltılması ve Kaldırılması

Lehine yoksulluk nafakası ödenen eş zamanla kendisine ödenen ile geçimini sağlayamaz duruma gelebilir. Ekonominin hareketliliği ve enflasyon bunun temel nedenlerindendir. Buna bağlı olarak nafaka artırım davası açılabilir. Nafaka artırım davası herhangi bir hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın nafaka yükümlüsünün oturduğu yer aile mahkemesinde açılabilecek bir davadır.

Hakim boşanma davasında veya nafaka davasında yoksulluk nafakasına hükmederken nafaka artış miktarını belirlemiş olabilir. Bu nafaka talep eden kişinin ayrıca talebine bağlıdır. Bu durumda nafaka her sene şu kadar artacaktır veya şuna endeksle artacaktır gibi bir belirleme yapılır. Yahut kişi böyle bir artış talebinde bulunmamıştır ve sabit bir nafaka miktarına hükmedilmiştir. İşte bu iki durumda da nafaka artırım davası açılabilir. 

Bununla beraber anlaşmalı boşanma davasında hazırlanan boşanma protokolünde tarafların belirlediği nafaka miktarı hakkında da boşanmadan sonra nafaka artırım davası açılabilir. Görüldüğü üzere değişen şartlara göre her türlü durumda yoksulluk nafakasının artırılması talepli dava açma imkanı vardır. 

Yukarıda bahsettiğimiz nafaka artırım davası, tam tersi talepli olarak yani nafaka miktarının azaltılması talepli olarak da açılabilir. Esasen açılan davanın adı da nafaka artırım davası değildir. Nafaka davasına nafaka artırım talepli olması dolayısıyla böyle bir isim uygulamada konmuştur. Bu dava nafaka yükümlüsü tarafından azaltılması talepli olarak aynı şartlar altında açılabilir. Yukarıda nafaka artırım davası için yazan bütün şart ve imkanlar burada da geçerlidir. 

Yoksulluk nafakasının kaldırılması aşağıda ayrıntılarına değineceğimiz üzere herhangi bir süreye bağlanmamıştır. Hatta yasa metninde süresiz nafaka tabiri kullanılarak bu durum  kanunileştirilmiştir. Ancak bu, yoksulluk nafakası hiçbir zaman kaldırılamaz demek değildir. Bir takım şartların gerçekleşmesi halinde yoksulluk nafakasının kaldırılması mümkündür. Bu halleri şu şekilde sıralayabiliriz:

  • Lehine yoksulluk nafakası ödenen eş eğer başka bir kimse ile evlenirse bu durum bir sona erme nedenidir. Bu durumda nafaka borçlusu eşin dava açmasına gerek kalmaksızın kendiliğinden sona erer.
  • Kendisine nafaka ödenen eş eğer başka birisiyle resmi olarak evli olmasa bile evliymiş gibi yaşıyorsa bu durum da bir sona erme nedenidir. Ancak bu durumda eş dava açarak bu durumun tespiti ve yoksulluk nafakasının sonlanmasını talep eder.
  • Yoksulluk nafakası ödenen eşin ve diğer eşin maddi durumundaki önemli değişiklikler nafakanın kaldırılmasına neden olabilir. Bunun için de dava açmak zorunludur. Her zamanki gibi somut olayın şartlarına göre değerlendirme yapılacaktır.
  • Sona erme hallerinden birisi de haysiyetsiz hayat sürmedir. Kanun bu şekilde bir tabir kullanmıştır. Her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirme yapılır. Yasa, haysiyetsiz hayat süren eşe nafaka ödemeyi hakkaniyete aykırı görmüştür. Bu durumda da nafakanın kaldırılması için ayrı bir dava açılmalıdır.
  • Eşlerden birisinin ölmesi de bir sona erme nedenidir. Bu durumda herhangi bir dava açmaya gerek kalmaksızın otomatik sonuçlu olarak yoksulluk nafakası sona erer. Mirasçılara geçme gibi bir durum söz konusu olmaz.

Nafaka artırım konusunda detaylı bilgiye “nafaka artırım davası” yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Görevli ve Yetkili Mahkeme

Aile hukuku ile ilgili tüm uyuşmazlıklarda olduğu gibi nafaka konusuna ilişkin dava ve taleplere aile mahkemesi bakar. Yani görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesi bazı yargı çevrelerinde nüfusun azlığı nedeniyle kurulmayabilir. Bu durumda asliye hukuk mahkemesi bu husustaki uyuşmazlığı aile mahkemesi sıfatı ile çözüme kavuşturur. 

Boşanma davasında talep edilecek nafaka hükmünde yetkili mahkeme doğal olarak boşanma davasındaki kural ile aynı olacaktır. Yani taraflardan birisinin yerleşim yeri mahkemesi veya beraber son 6 ay içerisinde ikamet ettikleri yer mahkemesi yetkilidir. 

Boşanma davasından sonra açılacak olan nafaka davasında yetkili mahkeme ise davacının yani lehine nafaka hükmedilecek olan kişinin yerleşim yeri mahkemesidir. Ancak HMK’da yer alan genel yetki kuralı olan davalının yerleşim yerindeki yargı çevresine gitmek de mümkündür. Nafaka artırım davası için de kural davalının yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğudur.

Yoksulluk Nafakasında Boşanma Avukatı Desteği

Boşanma ve nafaka davalarında avukat ile temsil olunma zorunluluğu söz konusu değildir. Herkes bunun gibi hukuki işlerini kendisi takip edebilir. Ancak kişiler için önemli sonuçları içerisinde barındıran bu davalarda usule ve esasa yönelik hatalı veya ihmali işlemler telafisi güç sonuçlara neden olabilmektedir. Bunun yanında bu süreç içerisinde tarafların arasında sağlıklı iletişim kurmak da zordur. Buna bağlı olarak tecrübe sahibi bir avukat ile temsil olmak veya hukuki danışmanlığına başvurmak her zaman kişinin yararına olacaktır.

İşveren, hastalandı diye işçisini işten çıkarabilir mi?

İş Kanunu’na göre işçinin sağlığının bozulması eğer işçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan yaşantısından yahut içkiye düşkünlüğünden kaynaklanıyorsa, bu durumda işveren iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir. Bu nedene dayanarak iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, kişinin anılan nedenlere dayalı olarak devamsızlığının ardı ardına üç iş günü veya bir ayda beş işgününden fazla sürmesi gerekmektedir. İspatı zor olan bir durum olsa da örneğin sağlık raporunda kişinin aşırı alkol almasından dolayı alkol komasına girdiği yazıyorsa bu durum doğabilecektir. Bu nedene dayanan fesihlerde işçi yine de kıdem tazminatına hak kazanacaktır. İşveren, eğer işçinin tutulduğu hastalığın tedavi edilemeyecek nitelikte olduğunu ve iş yerinde çalışmasının sakıncalı olduğunu sağlık kurulu raporu ile saptarsa, bu durumda da haklı nedenle işçinin iş sözleşmesini feshedebilir. Bu nedenle işten çıkartılan işçiye de işveren kıdem tazminatı ödemek durumundadır.

Aile Konutu Ve Ev Eşyasının Sağ Kalan Eşe Özgülenmesi

Her ne kadar yeni Medeni Yasamızdaki edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinden doğan hak, ayni olmayıp nakdi bir hak (alacak hakkı ) olsa da bazı istisnai ve özel hallerde eşlerden birine ayni bir talep hakkı tanınmıştır.

Bu özel hallerden ilki M.K. 226/f. 2’de belirlenen ‘paylı mülkiyete konu bir mal üzerinde daha üstün bir yararı olan eşe diğerinin payını ödemek suretiyle o malın bölünmeden kendisine özgülenmesini talep hakkıdır.

Diğer bir hal ise yine M.K. 240’da belirlenmiş olan ‘’Aile Konutu ve Ev Eşyasının Sağ Kalan Eşe Özgülenmesidir’’.

Nitekim aile konutu olarak kullanılan konutun maliki olan eşin ölümü halinde, eşler arasındaki yasal mal rejimi sona ererek tasfiye hakkı ortaya çıktığı gibi, ölen eşin terekesi ve bu terekeye dahil olan aile konutu yasal ve/veya atanmış mirasçılarına intikal eder. İşte bu halde sağ kalan eş, M.K. m. 240’a dayanan hakkını kullanmak isterse, mal rejiminin tasfiyesini ve aile konutu ve ev eşyasının bölünmeden kendisine özgülenmesini talep etmelidir.

M.K. 240.madde : ‘Sağ kalan eş, eski yaşantısını devam ettirebilmesi için ölen eşine ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir; mal rejimi sözleşmesi ile kabul edilen başka düzenlemeler saklıdır.

Sağ kalan eş, aynı koşullar altında ev eşyası üzerinde kendisine mülkiyet hakkı tanınmasını isteyebilir.

Haklı sebeplerin varlığı halinde, sağ kalan eşin veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine, konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir’.

Bu hüküm aile konutu üzerinde mülkiyet hakkı olan eşin ölümü halinde ya da ölüm ile aynı hukuki sonuçları doğuran ölüm karinesi ya da gaiplik hallerinde buna ilişkin mahkeme kararının varlığı halinde de uygulama alanı bulur. Ancak mal rejiminin ölüm dışında örneğin boşanma veya evliliğin iptali gibi sona ermesi hallerinde bu hükmün uygulanma imkanı yoktur. M.K. 240 hükmünden faydalanılabilmesi için aile konutunun mülkiyetinin ölen eşe ait olması gerekir. M.K. 240’a göre sağ kalan eşin talebine konu olan aile konutunun edinilmiş ya da kişisel mal olmasının önemi olmayıp ölen eşin kişisel malı olsa da sağ kalan eş, ölen eşin başka edinilmiş mallarından katılma alacağı elde edebiliyorsa bu hakkını kişisel mal vasfındaki aile konutuna yönelik olarak kullanabilir. Konut, eşlerin ölümünden önce birlikte yaşadıkları konut olmalıdır.

Ölen eş, hayatta olduğu esnada M.K. 194. Hükmüne aykırı davranarak, diğer eşin açık rızasını almadan aile konutunu 3. Kişilere devretmişse sağ kalan eş, tapu iptal-tescil davası açabilir. Sağ kalan eşin aile konutunu ve ev eşyasını tercih edebilmesi için aynı zamanda sağ kalan eşin eski yaşantısını devam ettirme amacını gütmesi gereklidir. Sağ kalan eş, mirasçılık sıfatını kaybetmiş olsa dahi M.K. 240’a dayanan hakkını kullanabilir. Bu hak sağ kalan eşin şahsına bağlı bir hak olup devredilemez ve intikal etmez. Mal rejiminin sona ermesine kadar her zaman ileri sürülebilir. Fakat mirasçıların anlaşmasından veya mahkemece mirasın taksiminin yapılmasından ya da aile konutunun elden çıkarılmasından sonra bu hak talep edilemez.

Tüm bunların yanı sıra M.K. 240. Maddesinin uygulanabilmesi için eşler arasındaki yasal edinilmiş mallara katılma rejiminin tasfiyesinin yapılması ve sağ kalan eş lehine katılma alacağı doğmuş olması gerekir. Sağ kalan eşin mal rejiminin tasfiyesi sonucu bir katılma alacağının ortaya çıkması mümkün olmazsa sağ kalan eş M.K. 240’a dayanarak talepte bulunamayacaktır. Ancak sağ kalan eş, miras hükümleri kapsamında M.K. 652 hükmünden istifade edebilir. Yine sağ kalan eşin tasfiye sonucuna katılma alacağı çıkmayıp sadece değer artış payı alacağı çıkarsa aynı şekilde M.K. 240. Maddeden yararlanabilir.

Sağ kalan eşin M.K. 240’a dayanan hakkını kullanabilmesi için gereken bir diğer koşulda aile konutunun ölen eşin alt soyunun aynı meslek ve sanatı icra edeceği bir konut olmaması gerektiğidir. Bu hüküm gereğince sağ kalan eş, miras bırakanın bir meslek ya da sanat icra ettiği ve alt soyundan birinin aynı meslek veya sanatı icra etmesi için gerekli olan bölümlerde bu hakkını kullanamaz. Böylece sağ kalan eşin ayni talep hakkına karşılık, ölen eşin alt soyunun mesleki ya da sanatsal faaliyet özgürlüğü korunmak istenmiştir.

M.K. 240. Maddenin emredici bir hüküm olmadığını söylemeliyiz. Hükmün emredici olmaması eşlerin mal rejimi sözleşmesiyle aksini kararlaştırabilmeleri imkânını da beraberinde getirmektedir. Kısacası eşler, yapacakları bir mal rejimi sözleşmesi ile M.K. 240. Maddenin sağ kalan eşe aile konutu ve ev eşyası üzerinde tanıdığı hakları tümüyle ortadan kaldırabileceği gibi farklı şartlarda da kullanılacağını da kararlaştırabilirler. Ancak ölen eşin tek taraflı irade beyanı ile bu hakkı kaldırması mümkün değildir.

BAĞIŞLAMADAN DÖNME NEDİR?

Kanun koyucu, yasayı hazırlarken toplumun yapısını ve ihtiyaçlarını göz önüne alır. Bağışladığınız bir malı, bağışlamadan dönerek geri almak ve bunun için gerekli olan sebepler özel olarak düzenlenmiştir. Borçlar Kanununun 285. Maddesiyle 298. Maddeleri arasında. Yine 295. Maddede ise; bağışlanan kişinin, bağışlayana veya yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi ya da bağışlayana veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranması halinde bağışlama konusu malın, bağışlayıcı kişi tarafından geri alınabileceğini ve bu konuda dava açabileceğini düzenlemiştir. 297. Maddede ise; bağışlanan malın geri alınmasına ilişkin sebebin öğrenildiği günden başlayarak 1 yıl içinde bu davanın açılması gerektiği, eğer bu 1 yıllık süre dolmadan bağışlayan kişi vefat ederse geri alma ve dava açma hakkının mirasçılarına geçeceğini, mirasçıların bu 1 yıllık sürenin sona ermesine kadar bu hakkını kullanabileceği belirtilmiştir.
Medeni Kanunun üzerine oturtulduğu Aile Hukukuna ilişkin ilkeler, toplumsal yapımız, geleneklerimiz, Yargıtay kararlarımızda defalarca vurgulanan gerekçeler, aile hukukundan kaynaklanan görev ve yükümlülüklerin ihlalinin ağır yaptırımlarla karşılaşacağını vurgulamaktadır. Bağışlamadan rücu (dönme) sebepleri tam da bunu düzenlemiş ve bağışlayan veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerin önemli ölçüde aykırı davranılması halinde bağışlanan malın geri alınabileceği belirtilmiştir.

Bağışlamadan dönme sebebiyle tüm taşınmazlara ilişkin tapu iptal ve tescil davası ile menkullerin aynen ya da nakden iadesine ilişkin davası açılabilir. Dava ispatlandığında davanın kabulüne, bağışlanan kişi adına kayıtlı tapunun iptaline, bağışlayan kişi adına tesciline ya da menkul malların aynen ya da nakden iadesine karar verilir.